**Bu Şehir Çok Çalışıyor; Peki Neden Karşılığını Alamıyor?**
Elazığ’da ve Anadolu’nun dört bir yanındaki küçük ama yürekli şehirlerde sabah erken başlar. Tarlada güneşten önce uyananlar vardır, dükkânını açanlar, fabrikanın kapısını kilidinden çevirenler… Herkes çalışır. Ama gün bittiğinde şehirde garip bir his kalır:
*Çok emek vardır, az karşılık.*
Bu hissi en iyi çiftçi bilir. Toprağı tanır, mevsimi bilir, ürünü bilir. Ama emeğinin kaç para edeceğini hiçbir zaman tam olarak bilemez. Sanayici de bilir bu hissi. Sipariş alır, plan yapar, ama ham maddeyi hangi fiyata, ne zaman bulacağını kestiremez. Kooperatif ise çoğu zaman bu iki dünyanın arasında, sesi kısık bir aracı gibi durur.
Sorun kimsenin çalışmaması değil.
Sorun, herkesin tek başına çalışmasıdır.
Bir şehir, toprağıyla sanayisi arasında bağ kuramadığında büyüyemez. Elazığ’da üzüm yıllardır üzüm olarak gider. Kayısı kayısı olarak. Süt süt olarak. Şehir üretir ama ürün şehirde kalmaz. Değer, kamyonun arkasında başka yerlere taşınır. Oysa iş dünyası şunu çok iyi bilir:
*Ham madde para kazandırmaz, süreç kazandırır.*
Ürünü tutabilmek, zamanını bekleyebilmek, işleyebilmek… Bunlar birer lüks değil; kalkınmanın en temel adımlarıdır. Elazığ’ın ve gelişmek isteyen her Anadolu şehrinin asıl eksiği büyük binalar değil, sistemsel altyapıdır. Burada devreye Lisanslı Depoculuk ve Soğuk Hava Zincirleri girer. Çiftçi ürününü hasat ettiği gün, “zararına da olsa satmalıyım çünkü bozulacak” korkusu yaşamadığında kaderi değişir. Ürün modern depolarda “elektronik ürün senedine” dönüştüğünde, hammadde bir kâğıt parçası değil, finansal bir güç haline gelir. İşte o zaman hammadde, sanayici için “belirsizlik” değil, “güvence” olur.
Kooperatifler tam da burada anlam kazanır. Defter tutan, evrak toplayan yapılar olmaktan çıktığında… Modern tesislerin işletmecisi, pazarın belirleyicisi ve sürecin ortağı olduğunda… Çiftçi yalnız olmadığını hisseder. Sanayici karşısında kurumsal bir muhatap bulur. Güven dediğimiz şey de zaten böyle oluşur.
İş dünyası için bu tablo romantik değil, aksine rasyoneldir. Planlanabilir ham madde, öngörülebilir maliyet, istikrarlı üretim… Bunlar yatırım iştahını artırır. Kimse belirsizliğe yatırım yapmaz ama düzene herkes yatırım yapar. Anadolu’nun “küçük olsun benim olsun” diyen o eski kabuğunu kırıp, “büyük olsun bizim olsun” demesi gereken yer tam burasıdır.
Bir şehirde bu düzen oluştuğunda hemen fark edilir. İnsanlar kısa vadeli kazanç yerine uzun vadeli ortaklığı konuşmaya başlar. Ürün ucuza gitmesin diye acele edilmez. “Bu sene ne olacak?” sorusunun yerini “Önümüzdeki yılları nasıl büyütürüz?” alır.
Marka dediğimiz şey de tam bu noktada doğar. Reklamla değil, tekrar eden kaliteyle. Şehrin adı ürünün üstünde sadece menşei olarak değil, bir kalite mührü olarak durmaya başladığında, o şehir artık referans olur. İşte o zaman Anadolu’nun sessiz şehirleri dışarıdan bakılan yerler haline gelir; sadece ürün satan değil, güven satan şehirler…
Bu değişim bir gecede olmaz. Ama sessiz olur, derin olur. En önemli sonucu da şudur: Gençler gitmek için acele etmez. Sanayici yatırımını küçültmeyi değil, büyütmeyi düşünür. Çiftçi toprağına küsmez.
Elazığ’ın ve Anadolu’nun ihtiyacı büyük sözler değil.
Birbirini tanıyan bir ekonomi, birbirine yaslanan bir yapı.
Toprak anlatır, sanayi dinler, kooperatif ve modern altyapı arada köprü olur. Bir şehir böyle büyür. Gürültüyle değil, istikrarla.
Ve belki o zaman bizim için şunu söylemek mümkün olur:
*Bu şehir çok çalışıyordu; sonunda birlikte çalışmayı öğrendi.*