Geçenlerde bir şirket yöneticisiyle konuşurken anlattığı küçük bir sahne, aslında hepimizin içinde yaşadığı bir hâli özetliyordu. Yeni işe başlayan bir çalışan, henüz ilk ay dolmadan yöneticisinin kapısını çalıp, “Benim bu pozisyondan beklentim daha fazlaydı” demişti. Ne işin tamamı öğrenilmişti ne de ciddi bir sorumluluk alınmıştı. Yine de beklenti yüksekti. Yönetici sohbeti şu cümleyle bitirdi:
“Ben artık insanlara sadece işi değil, beklemeyi de öğretiyorum.”
Bu sahneye uzaktan bakmak kolay. Asıl zor olan, kendimizi bunun tamamen dışında sanmak. Çünkü bu acele, bu sabırsızlık, bu hızlı sonuç isteği; sadece yeni başlayanların değil, çoğumuzun içine sinmiş bir ruh hâli.
Elbette şartlar zor. Hayat pahalı, gelecek belirsiz, emek eskisi kadar hızlı karşılık bulmuyor. İnsanlar çalıştığı hâlde yetinemiyor, uğraştığı hâlde ilerleyemediğini hissediyor. Bunu yok saymak haksızlık olur. Ancak bu gerçekler, emeğin yerini beklentiyle; sabrın yerini aceleyle değiştirmeyi de haklı kılmıyor. Zorluk insanı olgunlaştırabilir; ama kolaycılığa teslim ederse içten içe çürütür.
Biz de bu çağın insanlarıyız. Biz de hızın, kolaylığın ve konforun sunduğu imkânlardan faydalanıyoruz. **Sosyal medyada** hemen görünür olmayı, **iş hayatında** hızla karşılık almayı, **eğitimde** kısa yoldan sonuç elde etmeyi istiyoruz. Bazen beklemeyi unuttuğumuzu, bazen hemen karşılık görmeyince hevesimizin kırıldığını, bazen de yük almadan değer görmek istediğimizi fark etmiyoruz bile. Konfor tam da bunu yapıyor: İnsanın aynayla arasına yumuşak bir perde çekiyor.
Bugün yaşadığımız birçok meselenin arkasında, teknik eksiklikten çok bu sabırsız ruh hâli var. Daha öğrenme süreci tamamlanmadan söz almak, katkı sunmadan takdir beklemek, eleştiriyi kişisel algılamak… Bunların hiçbiri tek tek bireylerin kusuru değil; yaygınlaşmış bir alışkanlık. Ama alışkanlık hâline gelmiş olması, onları doğru yapmıyor. Çünkü iş de, eğitim de, insanın kendisi de nefsin değil; sorumluluğun törpülendiği alanlardır.
Toplum olarak da benzer bir noktadayız. Sosyal medyada, iş hayatında ve eğitimde hepimiz kendimizi özel hissediyoruz; fakat sıradan bir emeğin sabrına pek azımız talibiz. Aynı yollardan gidip aynı sonuçları alırken, hâlâ farklı olduğumuza inanıyoruz. Oysa farklılık, daha hızlı istemekte değil; daha fazla yük alabilmektedir.
Belki de çağımızın temel yanılgısı şudur: Hayat kolaylaştıkça, insanın da kolaylaşacağını sanmak. Oysa çoğu zaman tam tersi olur.
**Kolaylaşan hayatlar, zorlaşan karakterler üretir.**
Sabırsızlık sıradan bir hâl gibi görünür; ama insanın kendisiyle, başkalarıyla ve yaptığı işle kurduğu ahlâk bağını sessizce koparır.
Bu yazı birilerini suçlamak için değil, hepimize küçük bir hatırlatma yapmak için yazıldı. Çünkü hepimiz, zaman zaman konforun çocuklarıyız. Ve ancak bunu kabul ettiğimizde, emeğin, sabrın ve sorumluluğun değerini yeniden hatırlayabiliriz.
Sonunda soru değişmiyor:
**Çalışmadan isteyenlerden mi olacağız, yoksa çalışarak hak edenlerden mi?**
---